23/10/2009 · Kategori: OZGURCE SIIRLERIM




Ola ki yürürüm bir başka aşka

ya da yürürüm mavi olmayan bir gülüşe

unutma ki tek aşk olduğum sensin

âşık olduğum değil.



Karanlıkla süzülüyor içime yıkım

dur diyorum yıkılıyorum

uçurumları başucuma koyuyorum sonra

okşuyorum saçlarını rüzgarda

sıcak ılık bir koku siniyor yüreğime

gitme diyorum gitme düşüyorum

sonra beni soruyorlar bana

tanımıyorum diyorum daha hiç karşılaşmadık

aynı çizgide bilge susu mu dinliyorlar ben sustukça

yazık bir çığlığın doğuşu gibi ölüyorlar

önce bir bir sonra hepsi

sonra mı bir ben kalıyorum bir de yalnızlık

uçurumlar yıkımlar ben ve yalnızlık.



Zorlu bir savaşın unutulmuş cesetleri gibi yatıyoruz yan yana

öpüşüyoruz sevişiyoruz da hatta

her şey oyunun yasaklarına uygun bir yasak oluyor sonra

tek umudumuzu göğe gelin ediyoruz telli kanlı düğün işte.



Üşüyor saçlar biliyorum dargın mısın

bu baharda mayısa bıraktığım gibi misin hala

vurulmuş çocuk gibi büyümemiş yüreğinde hüzün

hala kaçıyor musun gözlerini bırakarak birilerinde

hala ellerinden tutup sevgileri dipsiz kuyuya salıyor musun ağlayarak

küçücük bir dokunuşla son sevilen olabiliyor musun

kendin kadar aklımdasın.

Hala öyle savruk bir gök

hala öyle yerini yurdunu bulamamış bir mavi

ve aşkını şaşırmış bir tanrı.

Çoğalan sızısıyla mutlu bir yara.



Öyle misin mavi gözlü sarı saçlı yoldaşım

öyle bıraktığım gibi misin

gerçeği yakmada hala usta mısın

yoksa çırak mı yanarken yalanda

saçlarıma dolanan aydınlığımsın

somutlaştıramadığım tek imgemsin şiirede

anlattıkça eksilen tek anlam

anlattıkça eksilen tek anlam.

Hala bıraktığım gibi misin.

Yoksa beni bıraktığın gibi mi


kaç mevsimsiz kar düştü toprağıma.

Kaç mevsimsiz kar düştü benim toprağıma.

Hala bıraktığım gibi misin.


UMUT ALTINÇAĞ..

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : şiir

Açılma Artık Yeter


3/10/2009 · Kategori: OZGURCE YAZILARIM

Sürekli açılıyor. Açıldıkça boğuluyor. Derinlere gittikçe hiçleşiyor. Yok olan kültürlerin ve değerlerin sarmalı içinde girdaba kapılıyor.

  Alevi açılımı dedi, Bazı Alevilerle iftar yaptı. İftar yapan aleviler, yine başka aleviler tarafından DÜŞKÜN  ilan edildi. Düşkün ilan edilmek, Aleviliğin en büyük ceza sistemlerinden biridir. Alevileri açan hükümet, Alevileri parçalayarak, yüzyıllardır tüm baskılara karşı korudukları değerlerinin içini boşaltmaya çalıştı.

 Turban açılımı dedi. Turbanı yüzlerce kadın giyindi. Benim için sorun değil. Ancak gördüğümüz onca yoz manzara karşısında, başında dinin sembolü, altında g sitrit iç çamaşırı görünen, barlarda dans eden, ya da sokakta sevgilisiyle sevişen dindar kız kardeşlerimizin hali, düşündürüyor. İftar çadırları, dağıtılan kömür, Deniz Feneri derken, dinin içi boşaltıldı. Yardımlaşma kültürü, dayanışma kültürümüz, yerini hava atma, kendini zengin gösterme, yoksulun elinden tutuyormuş gibi görünme halini aldı. İslam’ın içi boşaltıldı. “Ben seni güzel ahlakı tamamla diye gönderdim”  diye Hz Muhammed’e seslenen yüce Allahın emirlerinin içini boşalttılar. Ahlaksızlık hepte en çok din diyenler tarafından yapıldı. Üzmez olayı gibi.

  YÖK kalksın diye tutturdular. YÖK kalksın diyenler ilk defa YÖK kalkmasın diye çırpındılar(CHP).Aslında AKP de YÖK kalksın istemiyordu. Sadece ortaya yem atıyor yeme birileri koşuyor. Oda ortamını hazırlayıp kadrolarını dolduruyordu. Sonuçta AKP’nin de istediği içi boşaltılmış, dindar kadrolardan oluşmuş bir YÖK’tü oda oldu.

  Sağlık açılımı dediler. 18 yaşını doldurmuş kızlar maalesef, eğer çalışmıyorlarsa ki işsizilik malum; ailelerinin sağlık güvencesinden yararlanamayıp, zoraki evlenmeye, yada kötü yola teşvik edilmişlerdir. Yine ilaçlarda ve muayene paralarının kesilmesi de cabası. Zaten önemli bir hastalığınız varsa, zaten mezarda yer ayırt etmeyi hemen düşünün demektir. Şöyle ucuzundan olsun. Malum ekonomik şartlar mezarı da vuruyor.

  Demokrasi açılımı, diğer adı Kürt açılımı; Kürtçe TRT şeş ‘le yapılmaya çalışılan orta da, Kürtlerin yüzyıllardır korudukları geleneklerini ve göreneklerinin içini boşaltmaktan başka bir şey olmadığı görüldü. Kürt açılımı ile her keste bir Kürtçe konuşma merakı TV’ ler den şive yapmalar başladı. Hepsi göstermelik ve kalitesiz. Ahmet Kaya “ Bir gün bu ülkede Kürtçe Türküler söylenecek “ dediğinde ona çatal bıçak atanlar, şimdilerde TV ler de bir Kürtçe konuşma merakındalar. Ben karşı mıyım Kürtçe konuşulmasına? Hayır değilim. Bana sorarsanız, Kürtçe, Lazca, Ermenice, ülke dokusu içinde yer alan tüm diller de okullar olsun, konuşulsun, bunlar bizim rengimizdir. Ama kimse kimsenin rengine, dokusuna dokunmasın. Karışmasın. Elleşmesin. Adına demokrasi diyip içini boşaltıp, dindar Kürtler, türbanlı Kürtler, alevi Kürtler, pkk lı Kürtler, Türk Kürtler diye bölüp ayrıştırmasın.

  Bizler, bize dayatılan yoz demokrasi anlayışından bir an önce sıyrılmak zorundayız. En çok kızdığım cümlelerden biri de. Biz yüzde doksanı Müslüman bir ülkeyiz. Yada benimde annemin başı kapalıydı. Ne demek bu, ne demek yüzde doksan Müslüman, Müslümanlığın Z sinden haberi olmayan Müslümanlar. Müslümanlık, Sivas ‘ta insan yakmaksa, Müslümanlık, oruç tutmayanlara saldırmaksa, Müslümanlık komşum tokken ben aç yatıyorsam, ülkemi yöneten Müslümanlar yetim hakkı yiyip yolsuzluk yapıyorsa, bu ülkenin Müslüman bir ülke olduğunu söylemek mümkün değildir. Sonra ne demek benim aneminde başı kapalıydı. Benim başım açık. Ne yani ben ors…yum.Başı kapalı olmakla Müslümanlık ölçülüyorsa ben Müslüman değilim.

  Zaten ben neyim, kimim hangi ırktanım, hangi dindenim kim bilebilir. Anadolu’nun yüzyıllardır kültürel etkileşimi içinde kim neyi ayırt edebilir. Köyümün adı VENK .Ben Sivas Divriği ilçesinin Venk köyündenim. Venk bir ermeni adıdır. Ama kökenimizin Türk olduğu söylenmektedir. Venk’in ne demek olduğunu bir ermeni arkadaşımdan öğrendim. Anlamı ÖTEKİ demekmiş. Demek ki ötelenmek sadece bu güne mahsus bir olay değilmiş. Bizim coğrafyamız da, hep birileri ötelenmiş.

  Hükümet demokrasi açılımı yaparken, insanları ötelemekten artık vazgeçmelidir. Samimiyet gereklidir. Bu gün hala Güler Zerre cezaevin de kanser olduğu halde tedavisi engelleniyorsa, F tipi cezaevlerinin mucidi mimarcısına, devlet üstün madalyası veriliyorsa, Hrant Dink suikastı ortada duruyorsa, faili meçhuller sonuçsuzsa, Kürtler hala devletin baskısını ve şiddetini görüyorsa, Diyarbakır’da dışkı yedirdikten sonra, Bursa ‘da futbol maçında, futbolcular terörist ilan ediliyorsa, Kürt açılımı Türk milliyetçi açılımına dönüştüyse, bunun tek sorumlusu hükümettir.

  Açılma Artık. Rahat bırak insanları.

Ahmed Arif dizeleri ne güzel anlatmıştır halimizi:

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya

….

 

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : siyaset

Bana Bir Şey Anlat Anne


3/9/2009 · Kategori: OZGURCE YAZILARIM

Bu yaz ilk defa bana bu kadar uzun geldi, geçmek nedir bilmedi. Sıcak yaz ayları kavurucu, sıkıntılı, üzücü bir sürü olayla birleşince hepten can alıcı oldu.

  Kendi sıkıntılarımız içinde ise çocuklarımıza ne kadar zaman ayırabiliyoruz işte bunu tamda bu günlerimde sorgularken, gece uyumak üzere yastığıma kafamı gömmek ve hiçbir şey düşünmek istemediğim bir anda, kızım yanıma, sessiz bir kuğu gibi sokuldu. İnce uzun boynunu boynuma yasladı ve bir an yastıktan kafamı kaldırdım.

  Anne, ama benimle hiç ilgilenmiyorsun, hep yatıyorsun dedi. Depresyon halinde insanlar hep kaçmak için uyurlar, sanırım bende bunu yapıyordum, ama onun bunu hissetmemesi lazımdı. Yataktan doğruldum. “Hadi bakalım bebeğim, sana ne anlatayım”, “bilmiyorum, bir şey anlat “dedi.

  —Peki o zaman sana bir şey anlatacağım. Şimdi gözlerini yum ve söylediğim şeyin ne olduğunu bulmaya çalışacaksın. Ve sadece hayal edeceksin. Anlaştık mı ?

    Anlaştık anne.

    Bu şey öyle bir şey ki, ellerinle dokunamazsın, ancak hissedersin, ellerinle havaya kaldırırsın, hem de olabildiğince havaya, onu yüceltirsin, bu öyle bir şeydir ki, sen onu yükseltikçe o senin ayaklarını yerden keser. Bu bir şey öyle bir şeydir ki, seni diyar diyar gezdirir.

    Ne bu bir şey anne?

    Sabret ama, bana bir şey anlat demedin mi?

 Bu bir şey öyle bir şeydir ki, bir şeyi düşündüğünde, kalbin hızlı hızlı atar. Ondan başka bir şey düşünemezsin, bu bir şey sağlığını bozabilir, hatta düşünme yeteneğini de, bazen çok mutlu eder seni, bazen de çok üzebilir. Bazen ağlayabilirsin gözyaşlarıyla dolu dolu, bazen ağız dolusu kahkaha oluverir senin için. Bu bir şey öyle bir şey ki, elinden tutar bazen, bazen de hiç olmadık bir anda yapayalnız bırakır. Öylede nankör olabilir bazen, bir şey hep ona iyi davranılmayı bekler, hep bekler, hep ister, ama hiçbir zaman bu bir şey senin istediğini sana tam olarak vermez. Bu böyle bir şeydir işte.

    İyide anne bu bir şey ney?

    Sence ne olabilir, bak 12 yaşındasın ve geçen gün ağladığını gördüm, neden ağladın, dün çok mutluydun, neden mutluydun?

Tekrar gülüverip yanağını usulca yanağıma yasladı, bir şeyin ne olduğunu bulmuştu, bu bir şeyin onun için hangi şeyi ifade ettiğini keşfederek ve bir kere daha annesine güvenerek, sımsıkı sarılarak yanımda uykuya dalıverdi.

Kızımın, gözlerinin siyah kirpiklerinden öpmenin bana verdiği hazzı sanırım bu dünyada hiçbir şey veremez. Benim biricim bir şeyim, benim her şeyim, bu dünyada ki, tek bir şeyim.

 







Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : çocuk

Astıklarımız Ve Beslediklerimiz


22/8/2009 · Kategori: OZGURCE YAZILARIM

Geçen gün köşe yazarı bir arkadaşımın Kürt açılımı ile dayanamayıp yazdığı köşeden esinlerenerek  bu yazıyı yazmaya başladım.

 12 eylülün Faşist Cuntası içinde  nitekim paşanın önüne her gelen dosyayı imzalayıp , idama gönderdiği gençleri düşündüm tüm gece, yaşasaydılar ne olurdu ülkenin kaderi ? yaşasaydılar Kürt açılımı diye önümüze sunulan tepsiye ne derlerdi ?, diye hayal ettim bir an.

  12 eylülle birlikte asılanlar, cesetleri derelerden toplanan Devrimci gençler gözümün önünden geçti bir an. Ve o gün ölmeyen ama bu gün yaşayan bazı 68 kuşağı kendisine aydınım ve solcuyum diyen bazı sefilleri düşündüm bu gece. 12 Eylüllün solcuları katledilirken, Kenan Evren nitekim kimlerden güç almıştı ? hiç düşünmüşler miydi? sorgulamışlar mıydı? nitekim ardında Fettullah Gülen cemaati, nur cemaati ve benim bilmediğim Türkiye’deki onlarca dinci cemaatten destek alarak, Cezaevlerinde Allahın olmadığı peygamberin ise izine çıktığı işkencelerin haddinin hesabının olmadığı devrimcilerin asıldığı gerçeğini unutanların utanması için yazıyorum bu yazıyı.

  Devrimciler ne istiyordu tam bağımsız Türkiye. ABD ve uzantısında ki Kenan Evren ne istiyordu, kominizim tehlikesinden kurtulalım da ne olursa olsun, bunun için işçi, köylü, öğrenci, çoluk çocuk kadın , yaşlı demeden kaç kişi işkence tezgahından geçti, kaç kişi faili meçhul öldürüldü, kaç kişi asıldı, Türkiye’nin işkence raporunu ortaya dökecek ne gücüm var nede bu gerçekleri görecek kadar yüzüm. Çünkü bunları görünce yaşadığımız tarihin ağır utancını boynuma asılmış olarak görüyorum. İşin en kötü yanıda , dün Deniz Gezmişler için solculuk edebiyatı yapanların, bu gün Fettullah Gülen Cemaati ve iktidarı ile işbirliğinin ihanetini görmek beni , beyin hücrelerimi derinlemesine sızlatıyor. Dün 12 eylüle çanak tutanlar, solcu gençlerin idam sehpasına çıkması için mecliste el kaldıranlar , bunları destekleyenler, Dini cemaatler yanında mecliste sayın Süleyman Demirel başta olmak üzere, bu gün ülkenin gelmiş olduğu noktanın tek sorumlusudurlar.

  Türkiye’de derin devlet tartışmaları sürerken, malum dava ile hedef alınan Atatürkçülerin ve gerçek bağımsızlık şiarinı savunanların olduğunu unutmamak lazım.

   Türkiye’de derin devletin iki kolu vardı. Bir kanadı, askeri ve siyasi kanat içinde örgütlenen güçler, diğer tarafı polis teşkilatı içinde örgütlenen güçlerdi. Polis teşkilatı içinde Fettulah Gülen Cemaatinin ciddi bir ağırlığı olduğunu her kes biliyor. Ancak Fettullah Gülen zaman içinde yönünü asker yapılanması ve siyasi kadroların ele geçirilmesi içinde gençleri eğitti. Bu gücü ise 12 eylül darbesinin teşekkürü olarak, Kenan Evren ödül olarak verildi. Fettullah Gülen Atatürk düşmanı olduğunu bilmeyen yoktur. Bir zamanlar okullarında Atatürk büstünün olmaması dikkat çekince , bu dikkati dağıtmak ve tepki toplamak için okullarına Atatürk büstü koydurdu. Fettulah Gülen ‘inin vaaz kasetlerini ve bir zamanlar onun cemaati içinde araştırma yapmış biri olarak şunu söylemeliyim ki, Fettullah Gülen zeki, aynı zamanda deli, bir adam. Hayallerine inanmış, bu hayalleri uğruna her şeyi mübah saymış biridir. Ben onun vaaz kasetlerini 13 sene önce dinlediğimde, Türkiye üzerinde ki bu gün ki planlarının asla gerçekleşmesi ihtimalini vermezdim. Ancak gördüm ki, 13 sene önce dinlediklerim , bu gün bir bir gerçek oluyor. Fettulah efendinin tek istediği orta doğunun efendisi olmak ve ABD ile bu konuda gerekirse her türlü uymu sağlamak. Ancak tarihin tekerrürünü iyi görmesi gerekiyor. ABD her yarattığı ve sonunda kendine tehlike gördüğü tüm anlayışları bir gün yok eder. Fettullah Gülen ya ABD ile bu koyunu güdecek, ya da sonunda diğerleri gibi oda bu diyardan gidecek.

  Gelelim Kürt açılım ve saçılım ve hatta satılım işlerine. Babalar gibi satan bir anlayış, başbakan yardımcısının karıştığı eroin kaçakçılığı, yolsuzluklarının ayuka çıktığı, baba oğlul ticaret ilişkilerinin pervasızca yürüdüğü, gemiciklerin, villaların, hesabının yapılamadığı, halka ise zululümün ve yoksulaştırılmanın ön görüldüğü, bir düzen geliştiren AKP iktidarının, demokrasi çoktur yurdiyamızda, Amerikan copları ardiyamızda, işçiyi köylüyü hop etiriyorlar, gençlerimizi polise cop ettiryorlar anlayışının, cezaevlerinde ölüme terk edilen hasta tutukluların, insan hakları çerçevesinde barınma hakkı olan vatandaşların haklarının , gölcük depreminde evlerini yitirmiş, ancak devlet erkanın bürokratları için evlerinden atılmasını görmeyen zavallı, sünepe aydınların hala AKP ‘nin açılımına destek vermesi ve bu açılımdan barış ummak, havanda su dövmekten , yalancı rüyalar görmekten, yada Türkiye’nin gidişatının demokrasi gidişatını söylemek, gaflet ve dalalet ve hatta ihanetten başka hiçbir şey değildir. Vatan özgürse özgürsünüzdür, vatan tutsaksa , sende bu tutsaklığa boyun eğiyorsan, bir almada mandacılığa sığınır gibi ABD kollarına sığınıyorsan, bunun başka izahati yoktur.

  Dün asmayalımda besleyelim mi dediğiniz çocuklar bu ülkenin geleceğiydi. Sizler bağımsız Türkiye’nin geleceği ile oynadınız. Bu gün asmaya kıyamadıklarınız ise, bu ülkenin masum evlatlarının canını almış, Kürt ve Türk çocuklarının kanına geçmiş, ülkeyi parçalamak, kardeş kanı dökmek için elinden geleni yapmış bu  caniye,yakında Diyarbakır milletvekilliği vererek ödüllendireceğiniz zamanlarında uzak olmadığını düşünüyorum.

  En çok üzüldüğüm ve hala sindiremediğim şey ise Tayip hükümetinden bu soruna çözüm bekleyen üç maymun oynayan, her dönemin adamı olan zavallı gazetecilerdir. Faili meçhul, Eşref Bitlis, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu cinayetlerinin ardında ki derin devletin kim olduğunu, Sivas katliamın ardında kimlerin olduğunu iyi görmek lazım, Müslüman güruhların yeri geldiğinde nasılda açıktan katliam yaptıklarına hep beraber tanık olmadık mı? Domuz bağları, işkence hücre evlerini tek tek görmedik mi, neden bunlar ortaya çıkarılıyordu zamanın birinde, neden ? çünkü Ülke’nin derininde bir hesaplaşma vardı, Ülkenin geleceğine hakim olmak isteyen iki derin güç vardı, Bunlardan biri Dindarlar, diğeri ise günübirlik çıkarsal işlerinin yolunda gitmesi için çeteleşmiş siyasiler. Sonuç , işte sonuç yok olma noktasına gelmiş ATATÜRK Türkiye’si.

  Asmadıklarımızın yakında bizi asmaya, hatta kendi topraklarımızda azınlık konumunda bırakmaya çalışacaklar, tıpkı serv sürecei gibi bir sürecin çokta uzak olmadığını görmemek , maalesef  körlük olur.Tabi Kürt Açılımın ardında başka bir çok gerçeği de anlatmak ve bunlarıda hiç durmadan sorgulamak gerek. Eğer bunları yapacak kadar cesaretimiz yoksa, çocuklarımıza, çağdaşlıktan uzak ama demokrat, özgürlükten uzak ama özgürce ibadet etme hakkına sahip olan, şeriatçi , kapalı ve açık Kürtlerin ve Türklerin sorunlarıyla bölünmüş, parçalanmış, bir ülke bırakmak işimize geliyor demektir.

  Son söz her zaman ki gibi Nazım Ustaya ait .

    VATAN HAİNİ
 
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
 
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
               ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
           Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
 
                                   (28.7.962)

 

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : siyaset

Bir Yanımız Ölür, Diğer yanımız Kabuk Bağlar


10/8/2009 · Kategori: OZGURCE YAZILARIM

Hayat her zaman istediği gibi gitmiyor insanın, kötülük insanın yakasına bir yapıştı mı, düşmek nedir bilmiyor. Hani şu pozitif düşün, her şey yoluna girer diye bir mantık var ya. Ne kadar pozitif düşünürsem düşüneyim, hayatın çizdiği kaderi değiştiremiyorsun. Aksiliklerin üstesinden gelmek için adeta on parmağında on marifet olacak ki, altından kalkasın .Ancak benim on parmağımda on marifet olduğuna kesinlikle inanıyorum artık. Dün çalışma arkadaşımla öylesine bir yerde oturup sohbet ederken, söz dön dolaş yine erkeklere geldi, nasıl olduğunu anlamadım ama ilk defa kendimi çok güçsüzken çok güçlü olarak bulduğumu ve beğendiğimi itiraf ettim. Güçsüzdüm o gün, çünkü, uykusuz ve birazda akşamdan kalmaydım, ama güçlüydüm çünkü yaşadığım hiçbir sıkıntı bana pes dedirtemiyordu. Her kes biraz kafanı topla istersen diyordu, ben hala kafamı dağıtmadım ki diyip hayatın akışıyla devam etmeye çalışıyordum. Hatta babam bile tatile çık istersen dedi, güldüm.

 Bir yanım ölmüştü, diğer yanım yaralıydı, ancak yaraların zaman içinde nasıl iyileştiğini tecrübe etmiş biri olarak,”aman boş ver nasıl olsa buda geçecek” diyebiliyordum. Hatta bunu diyemeyenleri özürlü gibi görür hale geldim. Neymiş zamana ihtiyaç var mış. Zaman akıp gidiyor. Yaşamsa o kadar kısa ki, ne zaman ne olacağı belli olmayan sürelerle dolu hayat. Planlanmaya, köşeye çekilmeye gelmiyor, akıp gidiyor işte. Bir yerden yakalamak lazım bu kesin, ama yakalarken kesinlikle doğru yerden tutunmalı insan dostluklarına, işine, arkadaşlıklarına, ailesine. Yoksa birden yeniden elinde kalabiliyor. Güveniyorsun, sonra bakıyorsun ki onurun ortalık yerde geziyor. Değer yargılarını korumak, karşında ki insanın onurunu onurun bilmek, çalışanın onurunu düşünmek, çocuğunun onurunu kırmamak, başkasının yanında azarlamamak, kıyaslamamak, işine dört elle sarılmak, hata yapsan da, bu hatayı sevimli gösterecek kadar öz güvenli olmak gerek .Hayatta hiç kimse mükemmel değildir. Mükemmeli bulmaya çalışmak, Kaf dağında, piknik yapmak istemek gibi bir şey. Ben mükemmeliyetçi değilim, hatalarımı seviyorum, pişmanlıklarımı seviyorum, özür dilemeyi de seviyorum. Çünkü insanım, hiç Narsist olmadım. Ancak son zamanlarda, kendini öyle beğenen insanlar tanıdım ki, bunlar eğer insan olarak kendilerini beğeniyorsa, ben insan olma sıfatına layık değilim diye düşündüm. Bir yerde bir yanlış vardı. Ya onlar insandı, yada ben insandım, Ya onlar insan maskesi taşıyan mükemmeliyetçi varlıklardı, yada ben eksik, noksan beyinli, özürlü sıfatında bir insandım. Ya da ben normaldim,ya onlar anormaldi, yada onlar normaldi ben anormaldim. Bu iki kavram ne kadar iç içe girmiş, ilk defa fark ettim.. Tıpkı, sevmek ve nefret etmek iki kavramının iç içe geçmesi gibi, hep düşünmüşümdür, neden yakındır bu iki kavram, insan sevmediği birinden nefret eder mi mesela, kendisi için bir şey ifade etmeyen birinden neden insan nefret etsin ki, bence de edemez. Bu yüzden bazı kavramlar çok iç içedir. Birisi sizden nefret ediyorsa, bilin ki sizi çok seviyordur. O yüzden onu her zaman kucaklayın.

 Karışık bir yazı gibi, ancak bu yazıda her kes bir nebze olsun şu an yaşadıklarından bir şey bulacak, ve unutmamak lazım ki, ister zengin olun, ister fakir, ister bu dünyanın en güzel kadını yada en yakışıklı erkeği, yada en zekisi, hayat bir gün biter, ve önemli olan, hayatta ne kadar yaşadığımız değildir, hayatın ne kadarını yaşadığımızdır. Kendime zaman ayırmak için hiç özel bir zaman dilimi seçmedim,gidipte kendimi şöyle bir bulayım dediğim zamanım olmadı, (tatil, dağ başına gitmek, uzunca bir süre görünmemek gibi) ancak her gün kendimle mutlaka baş başa kaldım, her gün kendimle bir saat konuşup kendimi sorguladım, hayatım boyunca yatağa girmeden yaptığım tek düzenli alışkanlığım bu oldu. Kendimden özür dileğim bile olmuştur. Çünkü bazen en büyük hataları kendimize karşı yaparız, ve başkalarından bazen zorunlu özürler dileriz, bazen de gerçekten hatalı olduğumuz için dileriz. Ben hatalı olduğum zamanlarda hiç düşünmedim, hatasız olduğum zamanlarda ise özür dilemeyi çok uzun düşünmüşümdür, çünkü bir yanıyla onurunuzu aslında incitiyorsunuzdur. Sanırım hayatımda ilk defa şu son iki ayada zorunlu iki özür yaptım. Ancak yine geçen hafta içinde çok değer verdiğim birini sırf kendine getirmek için incitip kırdığım için özür diledim . Bazen bilerek incitirim, ama kesinlikle bilerek yaparım bunu, şok etkisi yapsın diye. Şok insanların kendisini toplaması için aslında iyidir. Çünkü kafasında yarattığı derin düşünceler içinde boğulmaya başladığında, onu bu boğul tu dan çıkaracak tek şey ancak bir şoktur.Neyse karşımdaki ne şok yaşatacağım derken yine çizmeyi aşıp hepten kaybetmekte vardı işin ucunda, ancak ne olursa olsun kayıpta olsa bir gün ne yapamaya çalıştığımı anlayacağından eminim. Kedimize çektirdiklerimiz için kendimizden özür dilemeliyiz. Özür dilemek zorunda kaldığım için kendimden mesela özür diliyorum. Ama hatalarımı bilmeyerek ve masumane yaptıklarım için kendimden özür dilemiyorum. Çünkü istemeyerek yaptım. Sonunda biliyorum ki Allah bana bir zaman dilimi verdi ve ben bu dilimi, ne kadar yalansız yaşarsam o kadar iyidir, çerçevesinde yaşamaya özen gösteriyorum. Sevdiklerimi koruyorum,  sevmediğim insanlar dan ise olabildiğince uzakta kalmaya özen gösteriyorum. Ama kimse için hain planlar yapmıyorum. Yapanları ise sadece Allaha hava el edip, üzerinden çokta tındı diyip geçmeye gayret ediyorum. Yoksa silindir gibi ezilip yuvarlanmak var hayatta. Onlar sizi ezeceğine siz gülün geçin. Sanırım bu beni güçlü yapan, dayanıklı kılan en belirgin yanım. Bu kötülükler hiç mi iz bırakmıyor bende, hem de çok derin izler bırakıyor, ancak üzerinde durmamaya özen gösteriyorum, duyumsamayınca etkide etmiyor. Acıyı yok saymak, yada acıya , acının büyüklüğüne alışmak. Yada bünye acıya alıştığı için artık acı limiti aşınca hissedilmediğinden, artık hissetmiyorum.  Bir yanım ölürken, diğer yanımda ki yaralarımın kabuk bağlaması için hep savaşırım kendimle. Kendinizle savaşmak güzeldir .Bunu yapmak ise güçlülük belirtisidir. Bir yanınız ölürken, diğer yarınızda ki yaraları sarmayı asla unutmayın. Hayat insanlara sunulmuş en büyük, en kutsal hediyedir. Bu hediye bir gün bitecek. Önemli olan bizim hediyeyi ne kadar iyi koruyup, değer verdiğimizle ilgilidir.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : deneme

« Önceki ::